29 Mayıs 2008
En Büyük Türk Atatürk
Atatürk, 1881 yılında Selanik’te doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım’dır. Ali Rıza Efendi, evkaf kâtipliği ile gümrük memurluklarında bulunduktan sonra, Selanik Asakir-i Milliye Taburu’nda birinci mülazım (üsteğmen) olarak görev almıştı. Daha sonra bu görevden de ayrılarak, kereste ticaretiyle uğraşmaya başladı.Atatürk’ün asıl adı Mustafa’dır. Babası Ali Rıza Efendi ileri görüşlü bir adamdı; oğlunu yeni usullere göre yetiştirmek istiyordu. Oysa annesi Zübeyde Hanım küçük Mustafa’nın eski usullere uygun olarak mahalle mektebine başlaması dileğindeydi. Mustafa’nın eğitimi konusunda ana-baba arasındaki görüş ayrılığı, Ali Rıza Efendi’nin zaferiyle sona erdi.
Selanik’te yeni açılmış bir özel okul vardı: Şemsi Efendi Mektebi. Bu okul, zamanının yeni usullerine uygun bir eğitim sistemi uyguluyordu. İşte küçük Mustafa bu okula verildi.
Başlıklar
- Atatürk Anlatıyor
- Mustafa “Kemal” Adını Alıyor
- Vatani Duyguların Gelişmesi
- Hareket Ordusu
- Trablusgarp ve Balkan Savaşları
- Birinci Dünya Savaşı
- Milli Mücadele
- 19 Mayıs 1919
- Büyük Millet Meclisi Toplanıyor
- Kurtuluş Savaşı
- Sakarya Zaferi
- “Ölmez Bu Vatan...”
- Başkomutanlık Meydan Savaşı
- “Ordular, İlk Hedefiniz Akdeniz’dir, İleri!”
- Türkiye Cumhuriyeti
- Atatürk'ün Yaptığı Devrimler
- Atatürk’e Hazırlanan Suikast, Vaktinde Haber Alınıyor
- Büyük Nutuk
- Harf Devrimi
- Türk Tarihinin Ana Çizgileri
- Dil Devrimi
- Ekonomide Bağımsızlık
- Atatürk'ün Dış Siyaseti
- Atatürk Soyadı
- Atatürk Hastalanıyor
- Atatürk’ün Ordu’ya Son Sözleri
- Atatürk'ün Ölümü
- Atatürk’ün 10. Yıl Nutku
- Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi
Atatürk, çocukluk anılarından söz ederken, okula girişini şöyle anlatır:
“Çocukluğuma dair ilk hatırladığı şey, mektebe gitmek meselesine aittir. Bundan dolayı anamla babam arasında şiddetli bir mücadele vardı. Annem, ilahilerle mektebe başlamamı ve mahalle mektebine gitmemi istiyordu. Gümrükte memur olan babam, o zaman yeni açılan Şemsi Efendi’nin mektebine devam etmeme ve yeni usul üzerine okumama taraftardı. Nihayet, babam işi mahirane suretle halletti. Evvela, merasim-i mütade ile mahalle mektebine başladım. Bu suretle annemin gönlü yapılmış oldu. Birkaç gün sonra da mahalle mektebinden çıktım, Şemsi Efendi’nin mektebine kaydedildim.”
Ancak, çok geçmeden babası öldü. Bunun üzerine, Atatürk, annesiyle birlikte, dayısının yanına yerleşmek zorunda kaldı. Okuldan da ayrılmıştı. Atatürk’ün dayısı bir köyde oturuyordu; Mustafa’yla kız kardeşine (Bayan Makbule Atadan) tarla bekçiliği yaptırmaya başladı. Mustafa’nın annesi, oğlunun okulsuz kaldığını görünce, onu Selanik’teki ninesiyle teyzesinin yanına gönderdi.
Mustafa bu kez de Selanik’teki Mülkiye İdadisi’ne kaydedildi. Ancak burada geçen kötü bir olay, bu okuldan da ayrılmasına yol açtı. Atatürk bu olayı şöyle anlatır:
“Mektepte Kaymak Hafız isminde bir hoca vardı. Bir gün, sınıfımıza ders verirken, ben diğer bir çocukla kavga ettim. Çok gürültü oldu. Hoca beni yakaladı. Çok dövdü. Bütün vücudum kan içinde kaldı. Büyük validem zaten mektepte okumama aleyhtardı. Beni derhal mektepten çıkardı.”
O sırada Mustafa’nın annesi de Selanik’e gelmişti. Mustafa Askeri Rüştiye’ye girmek istiyordu. İçinde askerliğe karşı dayanılmaz bir istek vardı. Annesi ise onun asker olmasını istemiyordu. Mustafa, buna rağmen, gizlice okulun sınavına girdi, kazandı; böylece Selanik Askeri Rüştiyesi’ne yazıldı.
Mustafa “Kemal” Adını Alıyor
Askeri okulda Mustafa kendini öğretmenlerine çok sevdirdi. Hele matematik derslerinde büyük başarı gösteriyordu. Bazı öğretmenler onu küçük bir arkadaşları gözüyle görüyorlardı.
Atatürk’ün matematik öğretmeninin adı da Mustafa’ydı. Bir gün, öğrencisi küçük Mustafa’ya:”Oğlum, senin de adın Mustafa benim de... Bu böyle olmayacak. Arada bir fark bulunmalı, bundan sonra senin adın Mustafa Kemal olsun.” dedi. İşte, o zamandan sonra Atatürk’ün ilk adları Mustafa Kemal oldu.
Mustafa Kemal, Selanik Askeri Rüştiyesi’ni bitirdikten sonra, 1895’te Askeri İdadi’ye yazıldı; başarılarını burada da sürdürdü. Okulu iyi dereceyle bitirdi. 13 Mart 1899’da İstanbul’a gelerek, Mekteb-i Harbiye’ye (Harp Okulu’na) girdi
Atatürk, birinci sınıftaki hayatından şöyle söz eder: “Birinci sınıfta saf gençlik hayallerine tutuldum. Dersleri ihmal ettim. Senenin nasıl geçtiğinin hiç farkında olmadım. Ancak dersler kesilince kitaplara sarıldım.”
Piyade sınıfında okuyan Mustafa Kemal’in kafasında yavaş yavaş siyasi düşünceler belirmeye başlıyordu. 2. Abdülhamit devrinin bu en sıkı günlerinde, Atatürk gizli gizli Namık Kemal’in eserlerini okuyordu. Okuldaki üç yıllık öğrenimini başarıyla tamamladıktan sonra, kurmay yetiştirilmek üzere seçildi; 1902 yılında Erkan-ı Harbiye (Harp Akademisi) sınıfına girdi.
Vatani Duyguların Gelişmesi
Atatürk, Erkan-ı Harbiye sınıfında derslere iyi çalışıyordu. Ayrıca, gerek onda, gerek birtakım arkadaşlarında uyanık, yeni görüşler doğmaya başlamıştı. Yurdun yönetiminde, siyasetinde bozukluklar, kötülükler olduğunu görüyor ve seziyorlardı. Atatürk Harp Okulu öğrencilerine bu görüşleri aşılamak istiyordu. Okul öğrencileri arasında okunmak üzere el yazısıyla bir gazete çıkartmaya başladı.
Ne var ki, bu durum okul idaresinin gözünden kaçmamıştı. Bir gün, Atatürk boş sınıflardan birinde gazetenin yazılarıyla uğraşıyordu ki, okul komutanı Rıza Paşa sınıfı basarak onları yakaladı. Ancak, gençlerin heyecanını anladığı için, onları cezalandırmayı gereksiz buldu.
İşte, Atatürk, daha Harp Okulu’ndayken bile memleketin durumuyla böyle yakından ilgileniyor, bir yandan da askerlik bilgilerini arttırmaya çalışıyordu. En sonunda 11 Ocak 1905’te kurmaylık hakkını kazanarak, okuldan mezun oldu.
Atatürk’le arkadaşları, İstanbul’da kaldıkları sürece birlikte çalışabilmek için bir apartman kiraladılar. Burada toplanıyor, yurt sorunları üzerinde görüşüyorlardı. Çok geçmeden bu davranışları, hafiyeler aracılığıyla Abdülhamit’e ulaştırıldı. Atatürk Yıldız’da sorguya çekildiyse de bir suçu tespit edilemedi. Yalnız, uyanık görüşleri bakımından tehlikeli görülerek İstanbul’dan uzaklaştırılmasına karar verildi. Böylece, stajını yapmak üzere merkezi Şam’da bulunan Beşinci Ordu’ya gönderildi. Otuzuncu Süvari Alayı’na atanmıştı. Bulunduğu bölgenin sınırları dışına da çıkması yasaktı.
Kıta hayatı Atatürk’e birçok olanaklar sağladı; yurdu görmek, halkı yakından tanımak, özgürlük fikirlerini aşılamak fırsatını buldu. 1906 Ekim’inde arkadaşlarıyla birlikte Şam’da “Vatan ve Hürriyet” adında bir dernek kurdu. Staj bahanesiyle gezip gördüğü yerlerde, fikirlerini ordu subaylarına da aşılıyordu. Bu arada, askerlik alanındaki büyük yeteneğini de göstermiş, Dürzî Ayaklanması’nın bastırılmasına katılmıştı. Vatan, özgürlük fikirlerinin Selanik’te daha kolaylıkla yayılabileceğini bildiği için, gizlice oraya giderek derneğin bir şubesini kurdu.
Atatürk’ün Suriye’den kaçtığını haber alan İstanbul Hükümeti, yakalanması için Selanik’e haber göndermiş, Yafa’daki komutanına da onun nerede olduğunu sormuştu. Atatürk’ün kurduğu derneğin üyesi olan komutan onun bir sınır meselesi için görevli olarak gönderildiğini bildirdi. Bu sırada, arandığını öğrenen Atatürk de Yafa’ya gelmişti. Bir süre sonra Topçu Stajı’nı yapmak üzere Şam’a gitti; 10 Haziran 1907’de de kolağası (yüzbaşı) olarak ordu kurmay heyetine geçti.
1907 Eylülünde Makedonya’daki Üçüncü Ordu’ya atanan Atatürk, Manastır’daki ordu karargâhında görevlendirildi. Ancak, Selanik’te kurulan bir numune alayını teftiş ederken, bilgisiyle, yeni fikirleriyle dikkatleri çekti; Selanik’te alakondu. Kendisine ayrıca, Selanik-Üsküp Demiryolu müfettişliği de verildi.
Hareket Ordusu
23 Temmuz 1908’de Meşrutiyet ilan edildi. Vatan ve Hürriyet Cemiyeti, merkezi Selanik’te bulunan İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katılmıştı. Atatürk, I. Abdülhamit’in istibdadına son vermek için gizli gizli çalışan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde etkin bir rol oynamaya başlamıştı. Özellikle demiryolu müfettişliği görevi, ona örgüt içinde daha geniş olanaklar sağlıyordu. Ne var ki, bir takım arkadaşlarıyla arasında görüş ayrılığı çıkınca, bir süre için siyasetten çekildi ve kendisini askerliğe adadı. Bu arada, bir Alman generalinin yazdığı “Takımın Muhabere Talimi” adındaki eserini de Türkçeye çevirerek bastırdı.
O sıralarda İstanbul’da 31 Mart (13 Nisan 1909) olayı patlak verdi. Bu ayaklanmayı bastırabilmek için, Rumeli’de büyük bir ordu kurulması gerekiyordu. Mustafa Kemal ordunun kurulmasında etkin bir rol oynadığı gibi, orduya verilen “Hareket Ordusu” adı da onun buluşudur. Bir süre sonra, Hareket Ordusu’nda kurmay başkanı olarak İstanbul önlerine geldi. Ordu Komutanlığı’nca İstanbul halkına dağıtılan bildiriyi de o kaleme aldı.
Atatürk, ayaklanmanın bastırılmasından sonra, gene Selanik’e döndü. Ne var ki, İttihat ve Terakki Partisi ileri gelenleriyle arasında bir takım görüş ayrılıkları çıkmış bulunuyordu. Bu yüzden siyasi hayatına bir kez daha son verdi. Atatürk, o devreye ait anılarından söz ederken şöyle der:
“Henüz kolağası rütbesinde olduğum halde ordunun talim ve terbiyesiyle uğraşıyordum. Bu itibarla, şifahi ve tahriri birçok tenkit yapmak mecburiyeti hâsıl oluyor, bu tenkitler bilhassa eski komutanları rencide ediyordu. Bunun, benim ameli olmaktan ziyade nazariyatçı olduğumdan ileri geldiğine zahip olarak, beni, mücazat kabilinden 38. Piyade Alayı’na komutan yaptılar.”
Ancak, Atatürk’ün Selanik’teki çalışmalarında büyük başarılar göstermesi üzerine, bu çalışmalardan kuşkulananlar Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’nın marifetiyle onu İstanbul’a aldırdılar. Atatürk 13 Eylül 1911’de İstanbul’da Genelkurmay Başkanlığı’nda görevine başladı. Daha önce, Mahmut Şevket Paşa’nın kurmay başkanı sıfatıyla Arnavutluk harekâtında, Fransa’nın Picardie manevralarında Osmanlı Hükümeti’nin askeri ataşesi Fethi (Okyar) ile birlikte bulundu.
Trablusgarp ve Balkan Savaşları
27 Eylül 1911’de İtalyanlar’ın Trablusgarb’a saldırması üzerine, Atatürk Mısır yoluyla Tobruk’a giderek oradaki Türk kuvvetlerinin komutasını eline aldı. 27 Kasım 1911’de binbaşılığa terfi etti. 22 Ocak 1912’de de Berka’da düşmana karşı saldırıya geçerek, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ilk başarısını sağladı; Derne’deki kuvvetlerin başına geçip en güç koşullar içinde üstün düşman kuvvetlerine karşı koydu.
Balkan Savaşı’nın başlaması üzerine, Atatürk, Avrupa yoluyla Romanya üzerinden İstanbul’a döndü. Gelibolu Yarımadası’nı korumak üzere Bolayır’da toplanmış olan kuvvetlerin harekât şubesi müdürlüğüne atandı. Bir süre sonra bu kolordunun kurmay başkanı oldu. Ordu komutanı olmadığı için bu görevi de üstüne aldı.
Balkan Savaşı’ndan sonra 27 Ekim 1913’te Sofya Askeri ataşeliğine atandı. 1 Mart 1914’te rütbesi yarbaylığa yükseltilerek, Bükreş, Belgrad, Çetine askeri ataşelikleri de ek görev olarak kendisine verildi.
Birinci Dünya Savaşı

Atatürk, 1. Dünya Savaşı’nın başlamasından 1915 yılı başına kadar Sofya’da kaldı. Osmanlı Devleti’nin bu savaşa katılmakla acele etmiş olduğu kanısındaydı. Savaşın gelişmelerini büyük bir dikkatle izliyor, savaşın Almanya ve bağlaşıkları için kötü sonuçlar doğuracağını yakınındakilere söylüyordu. Ancak, gene de Sofya’da ataşe olarak kalmayı doğru bulmuyordu. Bu düşünceyle kendisine etkin bir görev verilmesini ısrarla istedi. Tekirdağ’da kurulmasına karar verilen tümenin komutanlığına getirildi.
Atatürk’ün 20 gün gibi kısacık bir süre içinde kurmayı başardığı tümen, 19. Fırka adıyla Çanakkale savaşlarına katıldı. O sıralarda bu bölgedeki ordunun komutanı Alman Generali Liman von Sanders’ti. Atatürk komutasındaki tümen Arıburnu ve Anafartalar’da çok üstün düşman kuvvetlerine karşı savaşarak büyük başarılar kazandı.
Atatürk, 1915 yılının sonlarına doğru Edirne’deki 16. Kolordu Komutanlığı’na atandı. 1916 Şubat’ında Diyarbakır’a gitti. 1 Nisan 1916’da da generalliğe terfi etti. Buradaki başarılarından ötürü, kendisine kılıçlı altın İmtiyaz Madalyası verildi.
1917’de Alman generallerinden Falkenhayn’ın başında bulunduğu Yıldırım Orduları grup komutanlığına bağlı olan 7. Ordu’nun komutanlığına getirildi. Bu ordu Halep’te toplanıyordu. Atatürk, grup komutanının düşüncelerini vatan aleyhinde gördüğünden, ordu komutanlığını bırakarak İstanbul’a döndü. Çok geçmeden İngilizler’in yaptığı bir saldırıyla Filistin ile Kudüs kaybedilince, Atatürk’ün bu konuda ne kadar haklı olduğu da ortaya çıktı. Atatürk, bundan sonra, Veliaht Vahidettin Efendi’nin 15 Aralık 1917 – 5 Ocak 1918 tarihleri arasında yaptığı Almanya yolculuğuna katıldı. Orada imparator 2. Wilhelm ve Mareşal Hindenburg ‘la görüşerek onlara savaşın Almanya için kötü sonuçlar doğuracağını anlatmaya çalıştı.
Atatürk, Almanya’dan dönüşünde hastalandı; tedavi için Viyana’ya, Karlsbad’a gitti. Bu arada 5. Mehmet ölmüş, yerine 6. Mehmet adıyla Vahidetttin çıkmıştı (5 Temmuz 1918). Vahidettin Atatürk’e 7. Ordu’nun başına geçmesini teklif etti. Atatürk 18 Eylül 1918’de Nablus’un güneyinde yerleşmiş bulunan ordunun başına geçti. Durumun umutsuzluğunu hemen gördü; yeni bir düşman saldırısının yakın olduğunu anladı. Gerçekten, 17/18 Eylül gecesi düşman saldırısı başladı. Düşman kuvvetleri çok üstün durumdaydı. Bu amansız saldırı karşısında öbür ordular birer birer tutsak düştüğü halde, Atatürk, komutasındaki orduyu düzgün bir halde geri çekmeyi başardı.
Mareşal Liman Von Sanders 20 Eylül 1918’de Atatürk’ü Rayak’ta yeni bir savunma cephesi kurmakla görevlendirdi. Bozulan 4. ve 8. orduların askerlerini de onun emrine vermişti. Ancak, bu ordunun bile kurulmasına vakit kalmadan, hemen o gün düşman kuvvetleri de Şam’a girdi. 5 Ekim 1918’de Halep’e gelen Atatürk şehrin kuzeyinde asi Arap kuvvetleriyle savaştı. Bu savaşı kazanarak düşman ordusunun ilerlemesini önledi. 26 Ekim 1918’de de Antakya çevresini fiili sınırlarımız içine almayı başardı.
30 Ekim 1918’de, Osmanlı Devleti Mondros mütarekesini imzaladı. Bu anlaşmayla Yıldırım Orduları Grup Komutanı Mareşal Liman Von Sanders görevinden ayrıldı, yerine Atatürk atandı. Atatürk, mütareke koşullarına uyularak kayıtsız şartsız teslimiyeti kabul etmedi; emrindeki kuvvetlerle silahları elinde tutmak niyetinde olduğunu bildirdi. Bunun üzerine, Yıldırım Orduları Grubu lağvedildi.
Atatürk, ilerideki bir savaşa hazırlıklı bulunmak amacıyla bir kısım silahla cephaneyi güvenilebilecek ellere bırakmayı da ihmal etmemişti. Böylece, Maraş, Urfa, Antep, savunmalarının temelini hazırlamış oldu. Atatürk, 13 Kasım 1918 günü düşman donanması İstanbul limanına girdiği sırada sessizce Haydarpaşa’ya geldi; karşıya geçerek Beşiktaş’ta, Akaretler’de annesinin oturmakta olduğu eve gitti. İlk işi, hükümet ileri gelenlerine hatalarını anlatarak, milli ülkülere bağlı, güçlü bir kabine kurmalarını teşvik etmek oldu. Bu girişiminden olumlu bir sonuç çıkmayacağını anlayınca, bu kez Vahidettin’e başvurdu. 22 Kasım günü, kendisiyle uzun uzun görüşerek vatanı kurtarmak için yapılması gereken işleri anlattı. Bu görüşme sonunda, padişahtan da bir şey beklemenin boş olduğunu anladı.
Milli Mücadele
Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda memleket tam anlamıyla düşman nüfuzu altına girmeye başlamıştı. Gittikçe artan yabancı baskısının etkisi altında hükümet zayıflıyor, bir yandan da ordu terhis ediliyordu. Yurdun kurtulacağından umutlarını kesenler, şimdi yalnız kendi canlarının kaygısına düşmüşlerdi.
Atatürk, bir süre Perapalas Oteli’nde kalarak oradaki yabancılarla görüştü; onlara yurt davalarını anlatmaya çalıştı. Sonra, Şişli’de bir eve yerleşti (şimdiki Atatürk Müzesi). Burada güvendiği arkadaşlarını topluyor, onlara görüşlerini aşılayarak, yurdun kurtuluş yollarını gösteriyordu. Bu sırada, Sofya’da ataşeyken yazdığı “Zabit ve Kumandanla Hasbıhal” adındaki küçük kitabını da yayınladı.
19 Mayıs 1919
30 Nisan 1919 tarihinde, Atatürk 9. Ordu müfettişliğine atandı. İlgili makamlarla görüşerek, yetkilerini belirten yönetmeliği kendi eliyle hazırladı. Bu arada, bölgesi içindeki ve yakınlardaki mülkiye amirlerinin de direktiflerine uyması için, gerekli bildirilerin yapılmasını sağladı. Atatürk artık, askeri, mülki müfettiş yetkisini elde etmişti. Şimdi birlikte çalışacağı arkadaş bulmaya uğraşıyordu.
Atatürk, harekete geçmeden önce bir takım hükümet büyükleriyle, yabancı komiserleri ziyaret etmeyi ihmal etmedi. Ancak, bu davranışları yüzünden kendisinden kuşkulanılmaya başlandı. O zaman hükümet reisi bulunan Damat Ferit Paşa bir yemek davetinde bu müfettişliğin içyüzünü anlama çalıştı. Yemekten sonra, Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi olan Cevat Paşa, gizlice: “Bir şey mi yapacaksın, Kemal?” diye sorunca, Atatürk: “Evet Paşam, bir şey yapacağım.” karşılığını verdi.
15 Mayıs 1919 günü, Yunanlılar İzmir’i işgal ettiler. Atatürk, veda etmek üzere Babıâli’ye giderek nazırlarla görüştü. Çok üzgün görünen bu devlet büyüklerine “Celadet gösteriniz” tavsiyesinde bulundu. 16 Mayıs 1919 akşamı, küçük, eski bir gemi olan “Bandırma” vapuru ile yola çıktı. Bindiği geminin batırılacağı haberi kendisine verilince de: “Burada kalıp tevkif edilmeye, denizde boğulmayı tercih ederim.” diye karşılık verdi.
Atatürk 19 Mayıs 1919 Pazartesi günü Samsun’da Anadolu toprağına ayakbastı. Bir hafta kadar orada kaldıktan sonra, 25 Mayıs 1919’da Havza’ya gitti. İlk işi, Pontus hayali peşinde koşan Samsun ile dolaylarındaki Rumlar’ı yola getirip, güvenliği sağlamak oldu. Atatürk’ün çok iyi tanıdığı yurtseverler Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri ile belediyeler aracılığıyla onu başa geçirmek istiyorlardı. Atatürk milli kurtuluş davası yolunda düşündüklerini uygulamaya, bir yandan da halkla yakın ilişkiler kurmaya başladı. Güçlü kişiliği sayesinde çevresinde büyük kitleler birikiyor, düşman çizmesi altında inleyen yurttaşlarının acısını duyan halk ondan bir şeyler bekliyordu.
Atatürk, 28 Mayıs 1919 tarihinde Havza’dan, idare amirlerine, komutanlara, milli örgütlere gizli birer genelge gönderdi; Türk Milleti’nin içine düştüğü ölüm tehlikesini, yurdun dört yandan düşmanla, ihanetle çevrilmiş olduğunu anlattı. Halkı mitinglere, kurtuluş fikri üzerinde birliğe, milli heyecanlara teşvik etti. Ertesi gün kolordulara bir ordu emri göndererek, her yerden gelebilecek istila ordularına karşı ne sistemle savunma yapmaları gerektiğini anlattı. Son olarak da, Türkiye’yi büyük devletlerden birinin himayesi altına sokmak isteyen Sadrazam Damat Ferit Paşa’ya bir protesto telgrafı çekti.
Damat Ferit İtilaf (Anlaşma) Devletleri’nin Paris’te topladıkları barış konferansına gitmeye karar verince de, onu şiddetle protesto etmek amacıyla yeniden genelgeler çıkardı. Milletin Atatürk’ün çevresinde toplanmaya başladığını gören düşman, onu İstanbul’a aldırtması için, Osmanlı Hükümeti’ne baskı yapmaya başladı. Atatürk, Harbiye Nazırı’nın çağrısını kabul etmeyerek üzerine aldığı işi sonuna kadar yapmaya çalışacağını bildirdi. Mütareke hükümleri gereğince Diyarbakır’da toplanan on binlerce tüfek mekanizmasını Samsun’a getiren kervana da el koydu.
Erzurum ve Sivas Kongreleri
Atatürk artık vakit geçirmeden Ulusal Savaş’a girişmek istiyordu. Anadolu’nun en emin yerlerinden biri olan Sivas’ta, “Ecnebi devletlerin nüfuz ve tesirden tamamıyla azade kalarak, milletin gür sesini cihana duyurmak üzere”, bir kongre toplanmasına karar vermişti. 1919 Haziran’ında tarihi bir genelge hazırlayarak, milleti birlikte çalışmaya çağırdı. Bu genelgede, yurdun tehlike içinde bulunduğuna, gerek vatanın, gerek milletin bu büyük tehlikeden ancak kendi azmi sayesinde kurtulabileceğine değindikten sonra, Sivas’ta toplanacak büyük kongreden söz ediyordu.
Bu arada Dâhiliye Nazır’ı Ali Kemal de, valilere, mutasarrıflara gizli birer telgraf çekmiş, Mustafa Kemal’in azledildiğini, hiçbir sıfatı kalmamış olduğunu, emirlerinin dinlenmemesini bildirmişti. Öte yandan, Atatürk de, Elazığ Valiliği’ne gitmekte olan birinin kendisini yakalatmak üzere tertibat aldığını duymuş, gizlice Sivas’a doğru yola çıkmıştı.
Atatürk 27 Haziran 1919’da Sivas’a vardı. Orduyla halk onu candan karşıladılar. İlk işi, Elazığ Valisi Ali Galip’i sorguya çekmek oldu. Ali Galip, ondan özür dileyerek, görünüşte devletin adamı sayılsa bile, aslında yalnız ona hizmet etmek istediğini söyledi. Atatürk, Sadrazam ile Harbiye Nazırı’na telgraflar çekerek, kendisine karşı girişilen hareketleri protesto etti. Öte yandan, valilere de birer telgraf çekerek, milletin hizmetinde olduğunu, vatanı kurtarmak için çalışacağını bildirdi.
Atatürk, temmuz başlarında Erzurum’a geçti. Orada, çevresindekilere şöyle diyordu: “Yapılacak işin resmi makam ve üniformaya sığınarak idaresi kabil değildir. Bu tarzın bir derecesi olabilir. Fakat artık o devir geçmiştir. Alenen ortaya çıkmak ve milletin hukuku namına yüksek sesle bağırmak, bütün milleti bu sevdaya iştirak ettirmek lazımdır.”
Atatürk, bu sözleriyle, milli kurtuluş için ortaya atılmak kararında olduğunu anlatıyordu. Onlar da Atatürk’e her emrini yerine getireceklerine dair söz verdiler.
Atatürk, Erzurum’da askerlikten ayrıldı. Bu arada, hem padişah adına Mabeyn Başkâtibi’nden, hem de Harbiye Nazırı’ndan telgraflar aldı. Bu telgraflarda, davranışlarının yabancıların dikkatini çektiğine değinilerek, faaliyetlerinden vazgeçmesi bildiriliyordu; ayrıca, iki ay izinli sayıldığı, istediği yerde dinlenebileceği de belirtiliyordu. Atatürk, bu iki telgrafa da karşılık vererek, Anadolu’dan ayrılamayacağını bildirdi.
Erzurum Kongresi, 23 Temmuz 1919’da toplantılarına başladı, 7 Ağustos 1919’da sona erdi. Bu kongrede birçok kararlar alındıysa da, en önemli düşman işgaline karşı koyma kararıydı. Kongre, ayrıca, bir de Heyet-i Temsiliye kurulmasına karar verdi.
Bir ay geçmeden, 4 Eylül 1919’da Sivas Kongresi toplandı. Kongrenin başlıca konusu gene Erzurum Kongresi’nde görüşülen noktalar oldu. Atatürk, Heyet-i Temsiliye Başkanlığı’na seçildi.
Bu sıralarda, Türkiye’deki durum üzerinde araştırma ve soruşturmalarda bulunmak amacıyla, Harbord adında bir Amerikan generali de Sivas’a gelmiş bulunuyordu. General Harbord Sivas’ta Atatürk’le görüştü. Atatürk ona kurtuluş savaşının amacını anlattı. Amerikan generali bu savaşta başarı kazanamazsa ne yapmayı düşündüğünü sorunca, Atatürk ona milletin “Ya kurtuluş, ya ölüm!” azmini belirten şu veciz karşılığı verdi: “Bir millet mevcudiyet ve istiklalini temin için tasavvuru kabil olan teşebbüsat ve fedakârlığı yaptıktan sonra muvaffak olur. Ya muvaffak olamazsa demek, o milletin ölmüş olduğuna hükmetmek demektir. Binaenaleyh, millet hayatta oldukça ve fedakârlıkta devam eyledikçe, başarısızlık bahis mevzuu olamaz.”
Büyük Millet Meclisi Toplanıyor
Atatürk, Heyet-i Temsiliye’nin başında olarak, 18 Aralık 1919’da Sivas’tan Ankara’ya doğru yola çıktı. Kayseri’ye, Kırşehir’e uğrayıp halkla görüştü. 27 Aralık 1919’da da ilk kez olarak Ankara’ya geldi.
Atatürk, Ankara’yı milli hareketin merkezi haline getirmekte gecikmedi. 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi’ni toplayıncaya kadar Heyet-i Temsiliye Başkanı olarak savaştı. Bu arada, çok ağır koşullar altında sınırlarımızı kuşatan düşmanla çarpışıyor, bir yandan da İstanbul Hükümeti ile bu hükümetin Anadolu’da ayaklandırmış olduğu asilerle uğraşıyordu. Anlaşma (İtilaf) Kuvvetleri, 16 Mart’ta İstanbul’u işgal altına almış, 150 Türk aydınını tutuklamışlardı. Ayrıca, kukla bir hükümet haline gelen Osmanlı Hükümeti’ne “Kuva-i İnzibatiye” adında bir kuvvet kurdurarak, kardeşkanı döktürmek üzere bu kuvveti Anadolu içlerine göndermesini sağlamışlardı.
Buna karşılık, Atatürk de işgal altındaki yerlerde bulunan bütün subayları, milletvekillerini Anadolu’ya çağırdı; gazetelere bildiriler göndererek, ulusal bilinci uyandırmaya devam etti. Değerli kişiliği sayesinde, çok geçmeden çevresine fikir, beden ve silah kuvvetlerini toplamayı başardı. 23 Nisan 1920’de, Büyük Millet Meclisini açtı; meclisin kurulduğunu, askeri, mülki yönetimin artık Millet Meclisi’nin elinde olduğunu yabancı devletlerin dışişleri bakanlarına bildirdi.
Atatürk, Büyük Millet Meclisi’nin 19 Ağustos 1920 tarihindeki toplantısında, Sevres (Sevr) Antlaşması’nı imzalayan Osmanlı Hükümeti ileri gelenlerini vatan haini ilan etti. Bu antlaşmayı tanımadığını, Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin bu antlaşma hükümlerini kabul etmediğini bildirdi. 24 Eylül’de Taşnakcı Ermenistan Türk topraklarına karşı saldırıya geçti. 28 Eylül’de karşı saldırıya geçen Şark Cephesi’ndeki Türk kuvvetleri, üst üste zaferler kazanarak, Sarıkamış, Kars ve Gümrü’yü düşmandan geri aldılar. 18 Kasım’da savaş bırakışması (Mütareke) ilan edildi; 2/3 Aralık gecesi de “Gümrü Antlaşması” imzalandı. Böylece, Atatürk’ün önderliğiyle, kişisel çabaları ve faaliyetleriyle kurmuş olduğu yeni hükümet, kendisini bütün dünyaya tanıtmış oluyordu.
Kurtuluş Savaşı
Artık, yurdu düşmanlardan kurtarmak için savaşma zamanı gelmişti. Atatürk’ün sarsılmaz azmi ile olayları etkileme yeteneği, çevresindekilerde zaferin kesinlikle kazanılacağı inancını uyandırıyordu. Nitekim arka arkaya kazanılan “İnönü Zaferleri” milletin inancını büsbütün kuvvetlendirmişti.
Anadolu’da kurulan, gerçek gücünü milletin özgürlük aşkından, kahramanlığından alan Anadolu Hükümeti, günden güne kuvvetleniyor, düşman için büyük bir tehlike haline gelmeye başlıyordu.
İkinci İnönü Savaşı’ndan sonra, Atatürk Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri’nin adayları arasından gelen Büyük Millet Meclisi ileri gelenleri arasında bir hizipleşme başladığını gördü. En küçük sorunlarda bile oylar dağılıyor, görüş birliği, heyecan birliği gitgide yitiriliyordu. Bu ayrılıklar, bu bölünmeler Atatürk’ün gözünden kaçmıyordu. Misak-ı Milli konusunda bir araya geliveren Meclis üyeleri, “Teşkilat-ı Esasiye” kanunun maddeleri söz konusu olunca birbirlerine girivermişler, büyük anlaşmazlıklar baş göstermişti. Atatürk, zaman zaman meclis arkadaşlarını teker teker uyarmaya, inandırmaya çalışıyor, çok kez bu uğurda kişisel etki gücünü kullanmak zorunda kullanıyordu. 10 Mayıs 1921’de, Öğretmen Okulu’nun konferans salonunda 151 milletvekilini toplantıya çağırarak “Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti Meclis Grubu”nu kurdu. Bu grubun başkanlığına gene kendisi seçildi. Grup, Birinci Büyük Millet Meclisi’nin görevi sona erene kadar iş başında kaldı, kararların daha kolay alınmasında büyük yararlar sağladı.
Bu arada, Türk Yurdu’nun düşmanları da boş durmamış, Atatürk’ün başarılarını ancak onun vücudunu ortadan kaldırmakla önleyebileceklerini düşünerek harekete geçmişlerdi. Nitekim Mustafa Sagir adında bir Hintli’yi “Hint Müslümanları Temsilcisi” sıfatıyla, Atatürk’e suikast yapmak üzere Anadolu’ya gönderdiler. Atatürk, adamdan kuşkulanarak onu gözaltına aldırdı. Çok geçmeden de bu casus tutuklanarak, Ankara İstiklal Mahkemesi’nin kararıyla idam edildi.
Sakarya Zaferi
Atatürk, bir yandan iç işlerle uğraşıyor, bir yandan da yeni bir savaşın hazırlıklarını yapıyordu. Yunanlılar Sakarya çevresinde saldırıya geçmişlerdi. Atatürk, 5 Ağustos 1921’de Büyük Millet Meclisi’nden başkomutan olarak yetki aldıktan sonra, 12 Ağustos’ta Polatlı’daki cephe karargâhına gitti. Savaş 23 Ağustos’ta başladı. Geceli-gündüzlü üç hafta sürdü.
Bu savaşın kazanılmasında Atatürk’ün sarsılmaz isteminin çok büyük payı oldu. Savaşın ilk günlerinde cephemiz zaman zaman bozuluyordu. Atatürk, Sakarya Savaşı’nın bu çetin günlerini şöyle anlatıyor:
“Meydan muharebesi 100 kilometrelik cephe üzerinde cereyan ediyor, sol cenahımız Ankara’nın 50 kilometre cenubuna kadar çekilmişti. Ordumuzun cephesi garba iken cenuba döndü, arkası Ankara’ya iken şimale verildi. Tebdil-i cephe edilmiş oldu. Bunda hiç beis görmedik. Hatt-ı müdafaalarımız kısım kısım kırılıyordu. Fakat derhal kırılan her kısım en yakın bir mesafede yeniden tesis ediliyordu. Hatt-ı müdafaaya çok rapt-ı ümit etmek ve onun kırılmasıyla ordunun büyüklüğü ile münasip uzun mesafe geriye çekilmek nazariyesini kırmak için, memleket müdafaasını başka bir tarzda ifade ve bu ifademde ısrar ve şiddet göstermeyi faydalı ve müteessir buldum. Dedim ki: Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanı ile ıslanmadıkça terk olunamaz. Onun için, büyük, küçük her cüz-i tam bulunduğu mevziden atılabilir fakat küçük, büyük her cüz-i tam ilk durabildiği noktada tekrar düşmana karşı cephe teşkil edip, muharebeye devam eder!”
“Ölmez Bu Vatan...”
Bu savaştan sonra, Büyük Millet Meclisi Atatürk’e “Gazi” unvanı ile “müşir” (mareşal) rütbesini verdi (19 Eylül 1921).
Sakarya Zaferi’nin Türkiye lehindeki etkileri çok geçmeden görülmeye başlamıştı. 13 Ekim 1921’de Kars Antlaşması, 20 Ekim’de de Fransızlarla Ankara Sözleşmesi imzalandı. Böylece, doğu ve güney sınırlarımız Misak-ı Milli esasları içinde tanınıyor, güneydeki Fransız işgal kuvvetlerinin de yurttan çekilmesi sağlanmış oluyordu.
Düşmana son ve kesin darbeyi vuracak büyük taarruz için Atatürk bir süre beklemeyi uygun görüyordu. Bu konuda Büyük Millet Meclisi’nde hayli tenkide uğradıysa da hepsine inandırıcı karşılıklar vermekten geri kalmadı. Büyük taarruzun gecikmesinin en büyük nedeni, hazırlıkların daha tamamlanmamış olmasıydı.
Atatürk, 1 Mart 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin üçüncü çalışma yılı başlarken verdiği söylevini şair Mithat Cemal’in:
Ölmez bu vatan, farz-ı muhal ölse de hatta,
Çekmez kürenin sırtı bu tabut-u cesimi
beyti ile bitirerek, kurtuluş azmini bir kez daha belirtmiş oldu.
Başkomutanlık Meydan Savaşı
Başlayacak büyük taarruzun hazırlıkları Ağustos içinde iyice hızlandı. Atatürk komutanlarla gizli görüşmeler yapıyordu. Zaten, daha Haziran ayında taarruz kararı verilmiş bulunuyordu. Atatürk, taarruzun tam bir baskın şeklinde olması için, gereken bütün dikkati gösteriyordu.
26 Ağustos 1922 Cumartesi sabahı saat 5.30’da büyük taarruz başladı. Tarihimize “Başkomutanlık Meydan Savaşı” adıyla geçen bu çetin savaş 30 Ağustos 1922’de son buldu.
“Ordular, İlk Hedefiniz Akdeniz’dir, İleri!”
Artık, düşman yenilmiş, zafer kazanılmıştı. Büyük Atatürk düşmanın ardını bırakmamak kararındaydı. Bu amaçla, 1 Eylül 1922’de: “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” emrini verdi. Bozulan düşman ordusu, şahlanan ordumuzun önünden kaçıyor, Anadolu adım adım düşmandan temizleniyordu.
Bu büyük başarının sonucu olarak, Anlaşma (İtilaf) Devletleri savaş bırakışması (mütareke) teklif etmekte gecikmediler. 1 Ekim 1922’de Mudanya Mütarekesi imzalandı. 15 Ekim’de de yürürlüğe girdi.
Atatürk Lausanne (Lozan) Barış Konferansı’na da en çok güvendiği arkadaşlarından İsmet İnönü’yü göndermek istiyordu. Bu amaçla, onu önce Hariciye Vekelliği’ne atadı, sonra da konferansa gidecek heyetin başkanlığına getirdi.
Atatürk, 1 Kasım 1922’de, Meclis’ten çıkardığı bir kanunla, Osmanoğulları’nın saltanatına son verdi. Son Osmanlı hükümdarı 6. Mehmet (Vahidettin), 17 Kasım 1922’de İstanbul’da İngilizlerin “Malaya” savaş gemisine sığınarak, memleketten ayrıldı.
14 Ocak 1923’te Atatürk annesini kaybetti. Zübeyde Hanım - Atatürk’ü yetiştirmiş olan bu zeki, okumuş kadın- İzmir’de vefat etmişti.
29 Ocak 1923’te Atatürk, İzmir’de Uşaklıgil ailesinden Latife Hanım ile evlendi. Bu evlenmeyi annesi de çok istemişti. Atatürk, evlenmesi sırasında eski gelenekleri büsbütün bırakarak, Perşembe yerine Pazartesi günü nikâhının kıyılmasını istedi. Nikah törenin de Latife Hanım da bulundu (Eski geleneklere göre, nikah kıyılırken, gelin de dâhil olmak üzere, kadınlar bulunmazdı).
Türkiye Cumhuriyeti
Atatürk, 8 Nisan 1923’te, Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti adına, yeni seçilecek meclisin ilkelerini dokuz madde halinde yayınladı. Halk Partisi’nin ana tüzüğünü teşkil eden bu ilkelerle, Meclis’e girecek olan milletvekillerinin parti ilkelerini de kabul etmiş olmaları gerekiyordu. Atatürk milletvekillerinin siyasal bir görüş birliğine varmalarını istiyordu.
Atatürk, 23 Nisan 1923’te yeniden başlayan Lozan görüşmelerini büyük bir dikkatle izledi. Ara vermeden gönderdiği direktiflerle, 24 Temmuz 1923’te antlaşmanın imzalanmasını, böylece askeri zaferin siyasal zaferle belgelenmesini sağladı. Artık, Misak-ı Milli sınırları içinde genç, bağımsız bir Türkiye kurulmuştu.
İkinci Büyük Millet Meclisi 11 Ağustos 1923’te ilk toplantısını yaptı; Atatürk, oy birliğiyle, Meclis Başkanlığı’na seçildi. 13 Ekim 1923’te Ankara başken olduktan sonra, bir kabine buhranı baş gösterdi. Bu buhran Atatürk’e, Türkiye Hükümeti’nin yönetim şekli üzerinde çoktandır tasarlamakta olduğu cumhuriyet rejimini uygulama fırsatını verdi. Devletin yönetim şekli esasen cumhuriyetti ama Atatürk, önce Misak-ı Milli’yi gerçekleştirmek istemişti.
Atatürk, Fethi Okyar’ın başında bulunduğu İcra Vekilleri Heyeti’ni Çankaya’daki köşkünde toplayarak, istifa etmelerini bildirdi. Bu davranışıyla, Meclis’teki muhaliflerin kendi başlarına bir hükümet kurup yönetemeyeceklerini göstermek istiyordu. Gerçekten, Meclis’teki muhalifler, hükümeti ellerine almak büyük çaba harcadılarsa da, güvenebilecekleri bir Vekiller Heyeti listesi çıkarmayı başaramadılar.
28 Ekim 1923 akşamı Atatürk bir takım arkadaşlarını yemeğe çağırdı. Onlara: “Yarın Cumhuriyet ilan edeceğiz.” dedi. 20 Ocak 1921 tarihli anayasanın birinci maddesinin sonuna “Türkiye Devleti’nin şekl-i hükümeti cumhuriyettir.” hükmünü ekledi. Kanunun öbür maddelerinde yapılacak değişiklikler de ayrıca belirtildi.
29 Ekim 1923 günü, Meclis, İcra Vekilleri Heyeti’ni seçmekte büyük zorluklara uğrayınca, Atatürk’e akıl danıştı. Atatürk, bir takım milletvekilleriyle görüştükten sonra, taslağını hazırladığı Cumhuriyet önergesini ortaya attı. Meclis, bu teklifi hemen o gün kabul ederek, saat 20:45’te Atatürk’ü alkışlar arasında yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı seçti.
Atatürk’ün Yaptığı DevrimlerAtatürk’ün yaptığı işler Cumhuriyet’in ilanıyla bitmemişti. Atatürk yurtta yapılacak daha birçok önemli işler olduğuna inanıyordu. Cumhuriyet’i ilan ettikten sonra, ilk iş olarak; Halifeliği kaldırmaya karar verdi.
Bu konudaki görüşünü Meclis’teki arkadaşlarının da benimsemesini sağladıktan sonra, 3 Mart 1924’te çıkarttığı bir kanunla, halifeliği kaldırdı. Bütün Osmanlı hanedanı mensuplarının Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışına çıkmasını istedi. Böylece, hala kendisine padişah arayanların ve gericilerin eylemlerine de set çekmiş oldu.
Atatürk, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin en ileri görüşlü yurttaşı sıfatıyla yurt sorunlarını çözümlemeye uğraşıyordu. Meclis’ten çıkardığı kanunlarla, eğitimin laik temellere dayanmasını sağladı. Şer’iye mahkemelerini kaldırdı; medreseleri kapattı. 1925 yılında da, orduda kasket ile kep giyilmesini kabul ettirdi.
Atatürk, 5 Ağustos 1925’te eşi Latife Hanım’dan ayrıldı. Bu boşanma her iki tarafın da isteğiyle olmuştu. Atatürk, birlikte yaşadıkları sürece gezilere eşiyle birlikte çıkmış, Latife Hanım’ın da toplantılara katılmasını sağlamıştı. Bu davranışıyla medeniyet yolunda adımlar atarak, halka güzel bir örnek olmuştu.
Türk kadınının Kurtuluş Savaşı’ndaki büyük yardımını her zaman şükranla anan, onu takdir eden Atatürk, her vesileyle buna değinir, medeni bir insan toplumu olarak, Türkiye’de kadınla erkeğin eşit haklara sahip olmasını isterdi. En sonunda, 1926 yılında kabul edilen Medeni Kanun’la, hukuk alanındaki devrimi de başardı.
Atatürk’ün istediği medeni kıyafet devrimi ise 25 Ağustos 1925’te yapıldı. Atatürk, o gün Kastamonu’ya gitmiş, orada kendisini karşılamaya gelenleri elinde bir şapkayla, başı açık olarak selamlamıştı.
Atatürk, Kastamonu’da, İnebolu’da verdiği söylevlerde her bakımdan medeni insan olabilmemiz için, kıyafetimizle, fikrimizle, zihniyetimizle değişmemiz gerektiğini anlattı. Bu konudaki söylevleri yurtta duyulur duyulmaz, yurttaşlar arasında şapka giyenler belirmeye başladı. Büyük Öncü, yurttaşlarını çok iyi tanıdığı için, onlara önayak olması gerektiğini biliyordu.
Yolculuğundan döndüğünde, kendisini karşılamaya gelen erkeklerden yarısından çoğunun şapka giydiğini, kadınlar arasında da yüzü açık, çarşafsız olanların bulunduğunu gördü. 25 Aralık 1925’te kabul edilen bir kanunla da, Türkiye’de fes, kalpak gibi başlıkların giyilmesini yasaklandı.
Dini, kişisel kazançlarına alet eden, Atatürk devrimlerini kendi çıkarlarına aykırı bulan birtakım geri kafalı yobazlar, kılık kıyafetleriyle hala halkı aldatmaya çalışıyorlardı. Kurtuluş Savaşı sırasında da, İstanbul Hükümeti ile Saray, bunları Atatürk’e karşı kışkırtmıştı. Bu yobazlar, şimdi de halkın zihnini çelmeye çalışıyorlar, Türklerin bütün öbür medeni uluslar gibi şapka giymesini güya İslam dinine yakıştıramıyorlardı. Oysa o kadar korumaya çalıştıkları fes, 2. Mahmut zamanında Yunanlılardan alınmıştı. Artık bu yobazlara karşı cephe almak zamanı gelmişti. Daha şapka giyilmeden aylar önce, 13 Şubat 1925’te Doğu illerimizde başlayan, başında Kürt Şeyh Said’in bulunduğu ayaklanma tarih boyunca onlarcası görülmüş onlarca Kürt isyanından biri olduğu gibi, aynı zamanda Atatürk devrimlerine karşı da girişilmiş bir hareketti.
Kısa süre içinde iç savaş halini alan, bu ayaklanma Cumhuriyet silahlı kuvvetlerince bastırıldıktan sonra, Atatürk, 30 Kasım 1925’te Büyük Millet Meclisi’nin kabul ettiği bir kanunla, boş inançlara bir son vermek istedi. Türk medeniyetini zaman zaman baltalamış, geri kafalılığın yuvası haline gelmiş bulunan ocakların söndürülmesi için, tekke ve tarikatların ortadan kaldırılmasını sağladı.
16 Aralık 1925’te de, gene Ulu Türk Atatürk’ün önderliğiyle, bütün medeni milletlerin kullandığı takvim ile saat esası Büyük Millet Meclisi’nce kabul edildi.
Atatürk’e Hazırlanan Suikast, Vaktinde Haber Alınıyor
Kurtuluş Savaşı’nın başından beri Atatürk’ü çekemeyenler, ona karşı cephe almış olanlar, zaman zaman yüzüne güldükleri, onunla dost geçindikleri halde, bu Atatürku ortadan kaldırmayı tasarlıyorlardı. Devrimler henüz iyice oturmamış, siyasal görüşler kararlı bir hale gelmemişti. Devrimler yüzünden çıkarlarından olanların ise sayısı hayli kabarıktı. Halkın cahilliğinden, inançlarından yararlanarak onu soyan, sömüren insanların bulunması kötü niyet sahipleri için bulunmaz bir fırsattı. Atatürk, bir baştı; bu baş ortadan kaldırılırsa her şey gene eskisi gibi olacak, geriye dönülebilecekti.
İşte, yurt ile millet arasındaki bu canice amaçları güdenler, Ata’nın bir Batı Anadolu yolculuğuna çıkmasını fırsat bilerek, kendisine bir suikast hazırlamaya koyuldular. Suikastın gerçekleştirilebileceği yer İzmir olacaktı. Oysa Atatürk, İzmir işgal edildiği günlerde içi kan ağlayarak Anadolu’ya ayak basmış, yarattığı orduyla düşmanı İzmir’den denize dökmüştü. Dolayısıyla, İzmir, Atatürk’e en çok minnettar olan kentlerden biriydi.
Atatürk, İzmir yolundayken, 15 Haziran 1926’da bir ihbar sayesinde suikast meydana çıktı. Atatürk, haberi Balıkesir’de aldı. Beş-on vicdansızın tasarladıkları bir suikast ile yurdu felakete doğru sürüklemek istediklerini anlayınca, derin bir üzüntü içinde yurttaşlarına şöyle dedi:
-“Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”
Ulu Ata, bu sözleriyle, Türk milletine beslediği sevgiyi, güveni bir kez daha belirtiyordu. Büyük Millet Meclisi 3 Kasım 1926 tarihli toplantısında Atatürk’ün ölümden kurtuluşunu resmen kutladı.
Büyük Nutuk
İkinci Büyük Millet Meclisi, 26 Haziran 1927’de, seçim dönemini tamamlayarak dağıldı. Atatürk yeni seçimden önce toplanacak olan Cumhuriyet Halk Partisi genel kongresinde bir nutuk söylemeye karar verdi. Bu söylevinde Milli Mücadele’ye başladığı günden beri geçen olayları, milletçe harcanan büyük çabaları bir bir anlatmak, yurttaşların gözleri önüne sermek istiyordu.
Meclis dağıldıktan sonra, 1 Temmuz 1927’de Atatürk İstanbul’a geldi. Bu, 16 Mayıs 1919’dan beri İstanbul’a ilk resmi gelişiydi.
CHP Kurultayı 15 Ekim 1927’de Ankara’daki TBMM binasında toplandı. Atatürk Kurtuluş Savaşı’nın bütün askeri, siyasi evrelerini delilleriyle birlikte Türk Milleti’ne açıklayan büyük söylevini 20 Ekim 1927 günü akşamına kadar 36 saatte okudu.
Büyük Ata, tarihi söylevinde yalnız Osmanlı Hükümeti’yle, yurdun dört yanını saran düşmanlarla savaşını değil, bizzat yanında bulunan, işbirliği yaptığı arkadaşlarıyla arasında geçen çalışmaları da anlatmıştır. Bundan da, zaman zaman onun bile yapayalnız kaldığı, tek başına herkesle savaşmak zorunda kaldığı anlaşılıyor.
Atatürk, nutkunu söylediği kongrede, Halk Partisi’nin bu kongresinin 7 Eylül 1919’da Sivas’ta kurulan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin bir devamı olduğunu da belirtmiştir.
Atatürk, aynı yıl 4 Temmuz 1927’de İstanbul’da bulunduğu sırada askerlikten emekliye ayrıldı. Yeni yapılacak seçimlerde milletvekili olan, ordu mensuplarının, ordu ile ilişiğinin kesilmesi gerekçesi buna yol açmıştı. Bu seçimde, Atatürk gene Ankara’dan milletvekili seçildi; 1 Kasım 1927’de de ikinci defa cumhurbaşkanı oldu.
Harf Devrimi
Arap harfleriyle okuyup yazmak güç olduğu gibi, çok da zaman alıyordu. Başöğretmen Atatürk, bu durumu kültürümüz bakımından sakıncalı görüyor, Latin harflerinden alınan bir Türk alfabesini ortaya koymak istiyordu. 1927 yılında alfabeyi değiştirmeye karar vererek, Milli Eğitim Bakanlığı’nda resmen bir Alfabe Encümeni kurulmasını sağladı. Türk alfabesinin imla kuralları tespit edilince, Atatürk 1 Ağustos 1928’de Dil Kurumu’nu İstanbul’a çağırdı. Çalışmaları yeterli bularak harf devrimini millete mal etmeye karar vermişti. Atatürk, 9 Ağustos 1928 akşamı, Sarayburnu Parkı’ndaki gazinoda bir törene davetliydi. Orada toplanan halka yeni Türk alfabesinin kolaylıklarını %90’ı okuma yazma bilmeyen halkımızın bu alfabe sayesinde çok kısa bir süre içinde cahillikten kurtulabileceğini anlattı. Bunun dünya milletleri karşısındaki değerinden söz etti; ilerlemenin eskiyi atıp zihniyeti değiştirmekle olabileceğini belirtti.
Atatürk’ten gelen her devrimi hızla benimseyen halk yeni Türk alfabesini öğrenmeye koyuldu. Bu arada, Atatürk de halkı teşvik için şehir şehir dolaşıyor, pek çok yerde tahta başına geçip millete kendisi ders veriyordu. 1 Kasım 1928’de Meclis’ten çıkan bir kanunla Harf Devrimi gerçekleşti.
Türk Tarihinin Ana Çizgileri
Atatürk, bundan sonra Türk tarihi konusunu ele aldı. Arapça ile Farsçanın hâkim olduğu Osmanlı tarihinde Türk’ü de Türklüğü de aşağılatıcı bir hava vardı. Atasözlerine kadar işleyen bu yanlış ve haksız zihniyet Atatürk’ün gözünden kaçmamıştı. Türk uygarlığı, Türk sanatı, Türk tarihi büsbütün inkâr ediliyordu. Türklerle Avrupalılar arasında tarih boyunca gelip geçen savaşların Avrupalılarda yarattığı kin, yalnız dünya edebiyatını değil, Türk tarihini de etkilemişe benziyordu.
Büyük imparatorluklar, hanlıklar kurmuş, Avrupa ilkel bir hayat sürerken parlak bir medeniyet düzeyine ulaşmış bulunan Türklerin bütün başarıları başkalarına mal edilmekteydi. Türklerin Sarı Irk’tan olduğunu, yetersizliklerini ileri süren Avrupalılar, üzerinde yaşadığımız medeniyet eserleriyle süslediğimiz anayurdu bile bize layık görmeyerek, Anadolu’yu kendilerine mal etmek istiyor, bu görüşü her siyasal bunalımda öne sürmekten kaçınmıyorlardı.
Atatürk, Türk’ün, Türklüğün ne olduğunu gerçek anlamıyla hiç değilse kendi çocuklarımıza tanıtma zamanının geldiğine çoktan inanıyordu. Bu amaçla, 1929 yılında iftiracı, kinci etkilerin altında kalarak yanlış yazılmış olan tarih kitaplarımız üzerinde çalışmaya başladı. Görüşüne katılan tarih bilginlerine tarih konusu ve kaynakları üzerindeki çalışmaları bildirdi; bu bilginlerin tarih alanındaki çalışmalarını da yakından izledi. 1930 yılı başlarında dinlenmekte bulunduğu Yalova’da tarih üzerindeki çalışmalarını hızlandırdı, hemen yalnız kendi kaleminden çıkan “Türk Tarihinin Ana Hatları” adındaki eserini yazdı. Pek az sayıda basılan bu eser tarih alanındaki çalışmalara kılavuzluk eden bir anket niteliğindeydi.
Dil Devrimi
Atatürk Türk dilinde de bir devrim yapılması gerektiğine inanıyordu. Arap, Fars dillerinin karışması ile özelliğini kaybetmiş bulunan ana dilimiz üzerinde araştırmalar yaparak, dilimizi bizim olmayan kelimelerden, karışık deyimlerden temizlemek gerçekten gerekliydi. Atatürk, bu amaçla, 1 Temmuz 1932’de Türk Dili Tetkik Cemiyeti’ni kurdu. Yurdumuzun tanınmış Türk dili uzmanlarından meydana gelen bu dernek, daha sonra Türk Dil Kurumu adını aldı. Atatürk 26 Eylül 1932’de Dolmabahçe Sarayı’nda Birinci Dil Kurultayı’nı açtı. Bu kurultayda, Türk dilini kendi benliğine kavuşturmak için nasıl çalışılması gerektiği üzerindeki tartışmaları, alınan kararları dikkatle izledi.
Ekonomide Bağımsızlık
Her bakımdan bağımsız bir Türkiye Cumhuriyeti meydana getirmek isteyen Atatürk, bağımsızlığın ana koşullarından birinin de ekonomi olduğunu çok iyi biliyordu. Hatta bu konuda “İktisadi istiklal olmadıkça, milli istiklal olamaz” demişti. Daha Lozan Barış Antlaşması imzalanmadan önce, 17 Şubat 1923’de İzmir’de İktisat Kongresi’ni açtığı sırada ekonomi politikamızın ne olması gerektiğini anlatmış, ekonomik kalkınmamızın önemine dikkati çekmişti. Ekonomimizin muhtaç olduğu büyük sermayenin yabancı kaynaklardan sağlanmasını sakıncalı görmemişse de, bu yabancı sermaye için kapitülasyonlardaki koşullara dayanan hiçbir ayrıcalık tanınmayacağını da bildirmişti. Memleket en sonunda yüzyıllarca milli ekonomiyi, kişisel girişimleri, küçük sermayeyi ezmiş bulunan kapitülasyonlardan kurtulmuştu. Atatürk, kapitülasyonların kötü etkilerinden kurtulan küçük sermaye sahiplerini teşvik amacıyla 26 Ağustos 1924’te İş Bankası’nı kurdurdu; söylevlerinden birinde yurt üretimini sağlayan köylünün “Memleketin Efendisi” olduğunu belirtti. Ankara’nın kıraç topraklarında da her türlü tarım tesisi bulunan Orman Çiftliği’ni kurdu; kendi parasıyla meydana çıkardığı bu tesisleri daha sonra memlekete bağışladı.
Atatürk’ün Dış Siyaseti
Atatürk, Dış siyasette her devlete saygı gösteren kinsiz bir politika izlemiş, “Yurtta sulh, cihanda sulh” politikasını kurmuştu. Bu politikası sayesinde, Lozan’dan sonra başka ülkelerde de Türkiye’nin itibar ve sevgi kazanmasını sağlamıştı. Böylece, bölge dostluk paktları, saldırmazlık antlaşmaları yapılmış, bu faaliyetlerden doğan güvenle Türkiye 1932’de Milletler Cemiyeti’ne üye olmaya davet edilmişti.
Türk milletine yepyeni bir çehre kazandıran Atatürk, askeri dehası, siyasal davranışı, dünya barışına karşı gösterdiği duyarlılıkla, bütün dünyanın dikkatini üzerine çekmiştir. Pek çok hükümdar onunla tanışmak isteğinde bulunmuşlardır. Zaman zaman İstanbul’a Ankara’ya gelen hükümdarlar, onunla tanışmış, siyasal görüşlerini takdirle karşılamışlardır.
Atatürk, yalnız yurdu için değil, milletlerarası ilişkilerde de barışı amaç edinmiştir. Komşu ülkelerde tam bir barış hüküm sürmesi en çok istediği şeylerden biriydi.
1933 yılından sonra Avrupa’da siyasal bir bunalım başlamıştı Atatürk, gerek yurdumuzun güvenliğini, gerek komşu ülkeler arasında barışı sağlamak amacıyla, Balkan Antantı’nı meydana getirdi (1934). Öte yandan, Doğu’da da Sadabat Paktı imzalandı (1937). Lozan Antlaşması’yla, boğazlar askersiz bir bölge haline getirilmiş bulunuyordu; 1936 yılında imzalanan Montrö Antlaşması ile bu kayıt da kaldırıldı.
Atatürk’ün geniş bir dünya görüşü vardı; milli düşüncelerle insani düşünceleri birbirinden ayırmazdı. Ona göre, uluslararası ilişkiler, milli olduğu kadar, insani duygular üzerine de kurulmalıydı.
Kendisi bu konuda şöyle diyordu: “Eğer devamlı sulh isteniyorsa, kitlelerin vaziyetlerini iyileştirecek beynelmilel tedbirler alınmalıdır. İnsanlığın heyet-i umumiyesinin refahı, açlık ve tazyikin yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları haset, açgözlülük ve kinden uzak yetiştirilmelidir.”
Yapılan antlaşmalar sonunda, birtakım yabancı devletlerin başkanları yurdumuza gelerek Atatürk’u ziyaret ettiler. 4 Ekim 1933’te Yugoslavya Kralı Aleksandr, 16 Haziran 1934’te İran Şahı Rıza Pehlevi Türkiye’ye geldiler. 4 Eylül 1936’da da İngiltere Kralı 8’inci Edward Türkiye’ye gelerek Atatürk’le görüştü.
Atatürk Soyadı
Mustafa Kemal, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 24 Kasım 1934’teki toplantısında kabul edilen özel bir kanunla “Atatürk” soyadını aldı. Kendisinden ilk kez “Ata Türk” diye söze eden Saffet Arıkan olmuştur. Saffet Arıkan, Türk Dil Kurumu Başkanı bulunduğu sırada radyoda yaptığı bir konuşmada (26 Eylül 1934), büyük önderimizden “Ata Türk” diye söz etmiştir.
Atatürk Hastalanıyor
Atatürk, 1938 yılının ilk aylarında Yalova ile Bursa’ya gitti. Yalova’daki Termal Oteli daha yeni yapılmıştı. Atatürk, 22 Ocak 1938’de Yalova’ya giderek, bu otelin ilk konuğu oldu. 1 Şubat 1938’de Gemlik’te kurulan Suni İpek Fabrikası’nın açılış töreninde bulunduktan sonra, ertesi gün Bursa’da açılan Merinos Fabrikası’nın açılışında bulunmak üzere oraya gitti. Kendisini karşılamaya gelen Bursalılar, bardaktan boşanırcasına yağmur yağdığı halde, Atatürk’e büyük sevgi gösterileri yaptılar. Atatürk, yağmura rağmen, açık bir otomobille şehre girmişti. Çelik Palas Anonim Şirketi’ndeki hisselerini, Bursa’daki köşkünü, köşkün onarımı için bankada duran parasını Bursa Belediyesi’ne bağışladı.
Atatürk, Yalova ve Bursa yolculukları sırasında kendisini adamakıllı üşütmüş, hayli zayıf düşmüştü. Çankaya’daki köşkte bir süre dinlenmesi gerekiyordu. Rahatsızlığı ağır olmamakla birlikte, her ihtimale karşı, Fransa’dan iç hastalıkları uzmanı Prof. Fissenger getirildi. Yapılan muayene sonunda, hastalığın kısa bir dinlenmeyle atlatılabileceği anlaşıldı. Bu haber Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’nce yayınlanan bir bildiriyle bütün yurda duyuruldu; geniş bir ferahlık uyandı.
Atatürk, 11 Mayıs’ta yetkili memurlar huzurunda, millete armağan ettiği mülklerin hibe belgelerini imzaladı. Böylece, Ankara’da Marmara Köşkü’ndeki çiftliklerini Ankara Belediyesi’ne armağan ettiği arsalarla yapıları, Cumhuriyet Halk Partisi’ne armağan ettiği UIus Basımevi ile dolaylardaki topraklarını resmen millete bağışlamış oldu.
19 Mayıs 1938’de Spor ve Gençlik Bayramı gösterilerini izledikten sonra, Güney illerimizde bir inceleme gezisine çıktı; Silifke’ye, Mersin’e gitti. Birkaç gün Mersin’de kalarak, oradaki birliklere küçük ölçüde tatbikat yaptırdı ve sonra Adana’ya döndü. Bu, büyük askerin ordusuyla yaptığı son yakın görüşmeydi. Bu gezi, Ata’yı çok yormuştu. Ankara’ya uğradıktan sonra, dinlenip tedavi olmak niyetiyle İstanbul’a gitti.
Uzman hekimlerin yaptığı konsültasyon sonunda, Atatürk’ün karaciğerinden hasta olduğu anlaşıldı. Fransa’dan Prof. Fissenger, Berlin’den Bergmann, Viyana’dan Prof. Epinger davet edilerek hastalığın tedavisi üzerinde fikirleri alındı. Yurdun en tanınmış hekimleri de sürekli tedavi heyetine katıldılar.
1 Haziran 1938’de, Atatürk için alınan “Savarona” yatı İstanbul’a geldi. Atatürk, uzun süre bu yatta kalıp, dinlendi. Devlet işlerini buradan yönetti, kendisini görmeye gören bakanları burada kabul etti. Hastalığının ciddi olduğu duyuluyor, hakkındaki kaygılar yurdun dört yanında derin üzüntü uyandırıyordu.
4 Temmuz 1938’de Hatay bağımsız bir devlet haline geldi. Bu olay, Atatürk’ün son çalışmalarının eseriydi. Ne yazık ki, Atatürk ciddi şekilde hastaydı. 18 Ekim’de bildiriler yayınlanarak, sağlık durumu üzerinde millete bilgi verilmeye başlandı. 22 Ekim’de hastalığın düzelmeye yüz tuttuğu bildirildi. Ne var ki, Atatürk Cumhuriyet’in 15’inci yıldönümü töreninde Ankara’ya gidemedi. Bu büyük bayramın sevincine bütün yurtta derin bir üzüntü de karışmıştı. Atatürk bitkin bir halde yatarken, orduya bir mesaj yazdırdı; bunu yatağının içinde kendi eliyle düzeltti.
Atatürk’ün Ordu’ya Son Sözleri
Atatürk, asker ve subay arkadaşlarına son seslenişi olan bu mesajında şöyle diyordu:
“Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferlerle beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman Türk ordusu!
Memleketin en buhranlı ve müşkül anlarında, zulümden, felaket ve musibetlerden ve düşman istilasından nasıl korumuş ve kurtarmış isen, Cumhuriyet’in bugünkü feyizli devrinde de askerlik tekniğinin bütün modern silah ve vasıtalarıyla mücehhez olduğun halde vazifeni aynı bağlılıkla yapacağına şüphem yoktur.
Bugün, Cumhuriyet’in on beşinci yılını, mütemadiyen artan büyük bir refah ve kudret içinde idrak eden büyük Türk milletinin huzurunda, kahraman ordu, sana kalbi şükranlarımı beyan be ifade ederken büyük milletimizin iftihar hislerine de tercüman oluyorum.
Türk vatanının ve Türk camiasının şan ve şerefini, dâhili ve harici her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni her an ifaya hazır ve amade olduğuna benim ve büyük milletimizin tam bir inan ve itimadımız vardır. Büyük milletimizin, orduya bahşettiği en son sistem fabrikalar ve silahlar ile bir iki kat daha kuvvetlenerek büyük bir feragat-i nefis ve istihkar-ı hayat ile her türlü vazifeyi ifaya müheyya olduğunuza eminim. Bu kanaatle kara, deniz hava ordularımızın kahraman ve tecrübeli komutanları ile subay ve eratını selamlar ve takdirlerimi bütün ulus muvacehesinde beyan ederim.
Cumhuriyet Bayramı’nın on beşinci yıldönümü hakkınızda kutlu olsun!”
Atatürk’ün Ölümü
8 Kasım 1938’de Ata’nın sağlık durumu üzerindeki dokuzuncu bildiri yayınlandı. Bu bildiride, hastalığın normal seyrinden çıktığı, durumun ağırlaştığı bildiriliyordu. Yabancı uzmanların da katıldığı konsültasyon sonunda, Atatürk’ün karnından su alınmasına karar verildi. Büyük bir dikkat ve özenle yerine getirilen bu işlem, Atatürk’ün ömrünü ancak birkaç gün uzatabilecekti.
Atatürk, 9 Kasım gecesini koma içinde geçirdi. Erimiş, çökmüş, sönmeye yüz tutmuştu. Ertesi sabah, 10 Kasım 1938 günü, saat 9.05’te, Türk milletinin büyük kurtarıcısı; eşsiz kahraman hayata gözlerini yumdu.
Atatürk’ün ölümü haberi, bütün yurtta gözyaşları içinde karşılandı.
16 Kasım’da, bayrağa sarılı tabutu, Dolmabahçe Sarayı’nda muhteşem bir katafalk üzerinde halkın ziyaretine sunuldu. Üç gün, üç gece gözleri yaşlı halk seli generallerle subayların ihtiram nöbeti tuttukları bu aziz tabutun önünden geçti.
19 Kasım 1938 Cumartesi günü, Atatürk’ün tabutunu omuzları üzerine alan on iki general, tabutu sarayın önüne getirilen top arabasına kadar taşıdılar. Gülhane Parkı rıhtımından alınan tabut, bir torpidoya konularak “Yavuz” zırhlısına geçirildi.
“Yavuz”, büyük mateme katılmak için yabancı devletlerin gönderdikleri savaş gemileriyle birlikte, Büyükada açıklarına kadar uğurlandı. Gece, İzmit’ten özel bir trene konulan cenaze, yol boyunca gözleri yaşlı halkın önünden geçerek, 20 Kasım 1938 Pazar günü Ankara’ya getirildi.
Tabutu trenden gene on iki general alarak, top arabasına koydular. Cenaze, yüz bir pare top atışıyla selamlandıktan sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi önüne konulan katafalka yerleştirildi. Ankara halkı büyük ölünün önünden saygı geçişi yaptı. Ertesi gün, muhteşem bir törenle Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin önünden alınan cenaze, Etnografya Müzesine getirilerek, hazırlanan mermer lahde konuldu.
Daha sonra, Atatürk’ün tabutu 10 Kasım 1953’te Etnografya Müzesi’nden alındı; ayrı bir törenle Anıt-Kabir’e nakledilerek, ebedi istirahatgahına bırakıldı.
Atatürk’ün 10. Yıl Nutku
Türk Milleti!
Kurtuluş savaşına başladığımızın 15'inci yılındayız. Bugün cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır. Kutlu olsun!
Bu anda büyük Türk milletinin bir ferdi olarak bu kutlu güne kavuşmanın en derin sevinci ve heyecanı içindeyim, yurttaşlarım!
Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, Temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyetidir. Bundaki muvaffakiyeti Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak azimkârane yürümesine borçluyuz. Fakat yaptıklarımızı asla kâfi göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz. Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Milli kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bizce zaman ölçüsü geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana nispetle, daha çok çalışacağız. Daha az zamanda, daha büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti milli birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü Türk milletinin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir.
Şunu da ehemmiyetle tebarüz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihi bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtri zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, milli birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek milli ülkümüzdür. Türk milletine çok yaraşan bu ülkü, onu, bütün beşeriyete hakiki huzurun temini yolunda, kendine düşen medeni vazifeyi yapmakta, muvaffak kılacaktır.
Büyük Türk Milleti, on beş yıldan beri giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vaat eden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiçbirinde, milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. Bugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, milli ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu, bütün medeni âlem, az zamanda bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkişafıyla, atinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.
Türk Milleti!
Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.
Ne mutlu Türküm diyene!
Mustafa Kemal Atatürk
Ankara, 29 Ekim 1933
Ankara, 29 Ekim 1933
Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi
Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyet'ini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur.
Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir.
İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır.
Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin!
Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir.
İstiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler.
Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.
Bütün bu şeraitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler.
Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler.
Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir. Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır!
Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda, mevcuttur!
M.K. Atatürk 20 Ekim 1927.
Kaynakça, Hayat Ansiklopedisi 1. Cilt Sayfa 398-423
RSS Okuyucu Kullan
Abonelik
E-posta adresinizi giriniz
Twitter Kullan
Twitter
Rss Okuyucu Kullan
Sosyal Ağ
Rss Okuyucu Kullan
Son Yazılar
Rss Okuyucu Kullan
İlk 10
- Hotmail Şifre Çalma Teknikleri
- Erotik Türk Filmi Kayıkçının Küreği
- Arda Turan Yakalandı
- MSN Şifre Değiştirme
- Facebook Türk Güzelleri
- Youtube Porno Görüntülerini %100 Engelleyemiyor
- Nasıl CV Yazılır - CV Örneği
- Bangbros.com ve Brazzers.com'a TİB Engeli
- Açıköğretim Kayıtları Başladı
- SGK Emeklilik Yaşı Hesaplama
- Murat Dalkılıç
- Zeynep Kübra Sever
- Aşk-ı Memnu


